|
“ALLAHAISMARLADIK CUMHURİYET”i yazarken...
Allahaısmarladık Cumhuriyet, 1990'larda başlayıp bir türlü gerisini
getiremediğim bir metindi. Gerisini getiremiyordum, çünkü her şeyden önce,
çok sevdiğim tiyatro sanatıyla dolaysız karşılaşmak, yüzbeyüz konuşmaya
kalkışmak beni çok etkiliyordu.
Sonra konu
daha ilk anda puslara sarınmış olarak gelmişti. Hem, bir konusu var mıydı bu
oyunun, oyun taslağının? Halide Edip, Afife, Fikriye, özellikle Ayaspaşa /
yalnızlık yıllarıyla Latife Hanım... Sonra, bir de, herkesi, her şeyi
kurcalayan, kendisinin deşilmesine pek olanak tanımayan Terzi Galip...
Uzun
zamanlar benimle birlikte yaşadılar. Evimdeydiler, yazı masamın etrafında.
Bazan gizlenirler, bazan soluk alıp verdiklerini hissederim. Kadınlar, yakın
tarihimizin yaşamasında birer trajedyen kimliğiyle belirirken, Galip bir
kışkırtıcı, bir kumkumacı tutumuyla ortaya fırlar...
Bunlardı
işte Allahaısmarladık Cumhuriyetin bütün esin noktaları.
95
Mayısında bir oturuşta yazdım. Günlerce, haftalarca. Adeta kıpırdamadan;
onları dinleyerek. Sönmüş yıldızların bize hala gelen ışıkları gibi
görüyordum bütün kişilerimi Sahnede göreceklerimizi de, sahnede
görünmeyenleri, uzaklara seslenilircesine adları anılanları da.
Yaşamlarına ilişkin pek çok sayfayı okuduğum bu bedbaht kadınlar ve bir tek
bu oyunda yaşamaya yazgılı Terzi Galip yazdıklarımdan yakındılar mı,
amansızca yakama yapışıyorlardı. O zaman sil baştan! Bir oturuşta yazdığımı
söylediğim metin, kişilerim rahat edinceye, gönülden konuşuncaya kadar
yinelenip durdu.
O şimdi
sahnede. Kalbi heyecanla çarpıyor.
Selim
İleri
Hayatı Soldurmadan... Merhaba Cumhuriyet!
Halide
Edip'i kim tanımaz. Türkün Ateşle İmtihanı'ndan önce Sinekli Bakkal vardır
her çocuğun hayatında. Zaman geçti, karıştırıyor da olabilirim, ama galiba
Afife Jale'yi daha önce tanıdım ben. Otuz beş yıl önce, dokuz yaşında Şehir
Tiyatrosu'nda Gerhart Hauptmann'ın Güneş Batarken oyununda sahneye çıkarak
başlayan "tiyatroculu"luğum yüzünden kuşkusuz...
Latife
Hanım'ı da herkes tanır. Mustafa Kemal'in ilk ve tek karısı, İzmirli
Uşaklıgil ailesinin çetin ceviz ve suskun kızı. Ama Fiyriye Hanım'ı çok çok
sonra tanıdım. Bu da resmi tarihin bir cilvesi olsa gerekir. Fikriye
ismiyle, hayli gecikmeli olarak Melih Cevdet'in, Rahmetli Aydın'ın Naci
Emmi'nin filan olduğu bir Büyükada yürüyüşünde karşılaştım. Hayat soluyor.
Ne yapsak, ne etsek soluyor. Bu dört kadın da inanılmaz ve vahşi bir hız
kazanan günümüz hayatına soluk birer anı olarak yansıyor.
Peki, aksi
mümkün olabilir mi? HAyatı soldurmadan bir sahne kurulabilir mi? Yılların
hafızanın, hatıranın kaygan köprüsünde dikkatli bir yürüyüş mümkün olabilir
mi?
Bunları
düşündüm. Bu dört kadını, soldurmadan, bir kez daha hayat yolculuğunda
görünür kılabilir miydim? Görünür kılabilir miydik?
Bir sanı
dünyasında ansızın uyanan dört kadın... Uyanan dört insan... Dört portre...
Tarihten insanları çekersek, geriye ne kalır?
Yaşanan
bir şeylerden bahsetmeye çalışıyoruz bu oyunda. İnsanların yaşadığı,
insanlara ait olan ve her türlü mitolojiden en az zararla kurtulmuş bir
şeylerden...
Bütün
bunların, arka planda bir Kurtuluş Savaşı verilirken yaşanmış olması,
tarihin cilvesidir belki de; "Merhaba Cumhuriyet." |